Emir Ali Bedirhan

KÜRT SORUNUNA GERÇEKÇİ BİR ÇÖZÜM

Kürt sorunu nasıl çözülür? Bu konuda söyleyecek sözü olanın sözünü dinlemeden önce sorunu nasıl ortaya koyduğuna bakmak durumundayız. “Barış ortamı PKK ateşkese son verdikten sonra bozuldu” denilirse, “demokratikleşmenin önündeki engel olarak PKK’nin eylemleri” gösterilirse, sorun böyle ortaya konulursa, önerilecek çözümün çerçevesi de belirlenmiştir zaten. Burada önerilecek çözüm, oligarşinin resmi politikasının kulvarına girmekten başka bir şey olamaz. “Silah bırak!”; oligarşinin yıllardır söylediği budur. Dayatılan budur. Ancak burada sorulması gereken başka sorular vardır: PKK yokken Kürt sorunu yok muydu? Silahlı mücadele yokken, baskılar, anti-demokratik uygulamalar yok muydu? Doğu’nun geri kalmışlığını “terör”le açıklayanlar, silahlı mücadele yokken Doğu’yu çok gelişmiş bir bölge mi yapmışlardı? PKK ateşkes ilan ettiğinde Kürt sorunu çözüm yoluna mı girdi?.. Soru çok. Daha önce de sorulmuş sorulardır. Ancak bu kesimlerin sorulara cevabının olmadığını da biliyoruz. Daha doğrusu bunlar pek umurlarında değil. Peki nedir umurlarında olan? Umurlarında olan oligarşinin ve emperyalizmin demokrasicilik oyununda statükoların bozulmamasıdır.

Tarih ters yüz edilemez. Kürt sorunu, uzak geçmişini bir yana bırakacak olursak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte ve o günden beri varolan bir sorundur. Sorun cumhuriyet rejiminin Kürtler’e karşı vaatlerini yerine getirmemesidir. Sorun Kürt halkının topraklarının rızası, iradesi dışında ilhak edilmesidir. Sorun, cumhuriyetin başından itibaren Kürt halkının ulusal kimliğinin, dilinin yasaklanmasıdır. Sorun, 80 küsür yıldır zorla asimilasyonun dayatılmasıdır. Ve nihayet sorun, katliamlar, köy yakmalar, milyonlarca Kürt yoksulunun topraklarından göçettirilmesidir… ŞiDDET işte sorunun bu muhtevasındadır. Sorunu böyle ortaya koyduğumuzda, çözümün de bunları içermesi gerektiği aşikardır.

Kürt sorunu bugüne kadar çeşitli aşamalardan geçmiştir. 1920-1938 arası, Kürtler’in yaşadıkları çeşitli bölgelerde parça parça ayaklanmalar dönemidir. Feodal ve ulusal nitelikli bu ayaklanmalarda da Kürt halkı kah dilini, kah özerkliğini, kah bağımsızlığını istemiş ve her seferinde katliamlarla ezilmiştir. ikinci aşama, 1960′ların ikinci yarısında Kürt sorunu çeşitli biçimlerde yeniden telaffuz edilmeye başlanmıştır; oligarşi bu çok sınırlı sözedişleri bile mesela TiP’in kapatılma gerekçesi yapmış, Kürtler’i, sorunlarını, taleplerini inkar politikasını sürdürmüştür. Devrimciler bu dönemde, açık bir biçimde “Kürtler’in kendi kaderini tayin hakkının tanınması” olduğunu ortaya koyarak sorunun ve çözümün yeni bir tarifini yapmışlardır. Sorunun üçüncü aşaması, 1970′lerin sonlarında Kürt milliyetçiliği temelinde çeşitli hareketlerin gelişmesidir. 1984′te gerilla savaşının başlaması yeni bir aşamayı oluşturmuştur. Kürt sorununun kendini artık silahlı mücadeleyle ortaya koyduğu bu aşama, Kürt halkının ulusal bilincini uyandırmış, sorunu kimsenin reddedemeyeceği bir biçimde ortaya koymuştur. Oligarşinin politikalarında ise, bütün bu dönemler boyunca, temelde bir değişiklik olmamıştır. Gerek mücadelenin dayatmasıyla, gerekse de AB manevraları çerçevesinde bazı hak kırıntıları gündeme gelmiş olsa da oligarşi açısından temel politika değişmemiştir. Son birkaç hafta içinde yaşadıklarımız da bunu göstermektedir zaten. Zaman zaman dile getirilen “Kürt realitesini kabul etme” oligarşi açısından içselleştirilmiş bir politika değildir.

Yoketme ve imha, “sorunu yok sayma”nın kaçınılmaz sonucu olan politikadır. Oligarşi inkardan vazgeçmediği için yoketme politikalarında ısrarını sürdürüyor. Ancak çözümsüzlüğü de artık çok açıktır. Emperyalizm de, ülkemizdeki işbirlikçi tekelci burjuvazi de bunun farkındadır. Bu anlamda da, askeri anlamda imha siyasetinin yanısıra, hak kırıntıları karşılığında Kürt halkının örgütlülüğünü tasfiye etmek, düzen dışı taleplerini törpülemek doğrultusunda bir politikayı da uygulamaya çalışmaktadır. Bu politikanın en temel noktası, Kürt halkını bu şekilde tarih sahnesine çıkaran silahlı gücün ve direnişin tasfiye edilmesidir. Bir kez bu amaca ulaşılırsa, ondan sonra sıra “Kürt muhalefetini” düzeniçinde eritmeye gelecektir ki, emperyalizmin ve oligarşinin bu noktada başarılı olacağı konusunda kendine güveni tamdır.

Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği ve tartışamayacağı gerçek şudur: Eğer bugün AB parlamentolarından oligarşinin parlamentosuna, medyasına kadar bir “Kürt sorunu” gündeme girmişse, bu silahlı mücadele temelinde gelişen aşamanın sonucudur. Eğer bugün Kürt halkının bazı hakları tanınmışsa, bu yine bu aşamanın sonucudur. Gerçek çıplaktır; eğer bu olmasaydı, Kürt halkı “yok sayılmaya” devam edecekti. Kim, neye dayanarak diyor “şiddetin çıkmaz olduğu”nu? Bir düşünürün “Gerçekliğinizi tanımlama biçiminiz gerçekliğiniz haline gelir” sözünde olduğu gibi, Kürt sorunu önce gerçeklik çarpıtılarak tanımlanmakta ve o çarpık tanımlama giderek gerçeğin yerini almaktadır. Böyle olduğu içindir ki, “DTP’nin PKK’ye terör örgütü demesi” de, “PKK’nin silah bırakması” da sorunu çözmez! Çünkü sorun bunlardan oluşmuyor.

Eğer ulusal, sınıfsal niteliği olan silahlı hareketlerden sözediyorsak, bunlar belli bir nesnellik üzerinde çıkmıştır. Sorunun çözümü Kürt halkının tüm ulusal haklarının koşulsuz tanınmasıdır. Eğer sorun bu muhtevasıyla çözülürse, zaten o zaman Kürt ulusal hakları için bir şiddetin ve silahlı örgütlenmenin zemini de kalmaz. Herkese çağrımızdır: “Silah bırakın” diyeceğinize, “sorunu çözün!” deyin.

ADRENALİNZYAK

inerken boğazından
ama hissedimsiz dudaklarında
bir damla ki
yüzyıl sonra aklına çarpıp
yuvarlanacak taşlar gibi. yine de alabildiğine yoğun.
asidyen bir tepkime hikayesinin kafatasında
dağılıp yeniden birleşmesi.

Öyle ki sadece birayı anlatsam, bir medeniyet tarihi çıkarmam gerekir herhalde. Uygar insanın tarihi aynı zamanda koca bir kafayı bulmanın tarihidir.
…0000 bin yıl sonra, 5 ekstra devirirken, hayatınızın gözlerinizin önünden cidden film şeridi gibi, ama farkı, anı negatif kareleriyle oldukça yavaş ilerleyen bir biçimde görmenizdir. Kafanızı çevirdiğinizde, görüntü sizi beş yüz yıl geriden takip eder.
Tütünü Kızılderililer icat eder. Dinsel törenleri için kafa çizdirici bir şeyler hani. Yoksa şaman transa geçtiği, son nesil marijuanna çeken, Bob Dylan eşliğinde totemik danslarla hippiliğin en uzun saçında yoksa çağında mı demeliyim, gibi geleceğin söylenmesi görevini nasıl yerine getirir. Tütünden kasıt sigaraysa bayağı seyreltilmiş. Sabah kahvaltısından sonra ancak küçük bir rahatlama sağlar. O kadar. 0.8 mg nikotin, 10 mg zifir biraz da asfalt falan. işlenmemişiyse ciğerinizi göğüs kafesinizden çıkarıp yere atacak kadar doludur. Marijuannayla, aynı kanlı ciğer sökümü olayını, sanal ama gerçeğiyle farksız yaşarsınız.
Afyon orta doğuya özgü. Daha olgunlaşmamış haşhaş kapsülü mucizesi. Hasan Sabbah müritlerine cenneti vaat ederken askerleri, .. yüzyıl sonra bir Yeşilçam filminde dirilip, Kara Muratın gözleri önünde, efendilerinin bir el hareketiyle artık kaç metreyse ordan atlıyorlardı. Adam ölüyor tabii.
Şarap bilmem kimin icadıdır. Ve ilk şaraptan yine bilmem kaç yüzyıl sonra Hayam;
Şarap sonsuz hayat kaynağıdır, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.

Şeklinde teraneler yazacaktı.
20. yy. sonu Türkiyesine ot, kürtler tarafından öğretildi. Benim kuşağımın bildiği kadarıyla. Çok daha öncesinde Sümerden artık süb-passionerler yapmış bu öğretim görevliliğini. Mersin sahilinde aylakça dolaşırken mutlaka biri sizi bulur; Abi ot var mı?- diye. Yoksa bir cigara.
70′ler punk, ülkesi ingiltere’den çıkıp Amerika’ya uğradığında aslında, LSD de biçim değiştirip mohikan tipi kızıl, yeşil, sarı rengarenk saçlarıyla gırtlaklarını yırtılarak şarkı söyleyen gençlerin asitlerine dönüşür. Aynı zamanın en favori drug ı. 100 mikrogramı bir iki burunluk kokaine neronlarınızda tur bindirir.
Amsterdam’da esrar içmek meşrudur. Hollywood filmlerinden çakma kocaman siyah güneş gözlüğüyle bir aynasız, elinizde üçlü bir sarmayla sizi yakaladığında, herhangi bir işlem uygulayamaz yani. Aynı şey türkiye’de olsa nezarethanede kıçınıza bir çift jop yersiniz.
Tinerse bambaşka bir olay. Tamirhanede araba kaportasının mat boyasını hazırlarken inceltilmiş tiner kullanılır ve doğal olarak da kafanız bir milyonu bulur. Ayıldığınızda bilgisayar başında klavyenin A tuşuna basmaya çalışan bir moron olarak bulursunuz kendinizi.
Amfetamin; nerotransmitter madde geçişini hızlandırdığı için, beyninizde balyoz etkisi hisseder, yerinizde duramazsınız. Noradrenalini sekteye uğratarak kafanızın içinde bir rock konseri yaratır.
Eroin tanrıyı bulmamanın en kısa yoluymuş, ya da kaybetmenin. Damardan aldığınız zehirle bir anda tavandaki floresan lambanın, beyninize düşen bir meteor olduğunu zannedersiniz. Hem de gerçek sıcaklığıyla.
Prozac; grunge rock’ın biyokimyasal temeli. Nihil davranış tableti. Elizabeth Wurtzel’in prozak toplumu adında bir kitabı ve bu kitaptan uyarlanmış bir filmi bile var. izlenesi.
Uzayıp gideceğe benziyor. Daha da uzayacak ama dışsal uyarıcılarla değil.Biyokimyamızın bizzat kendinin kendi için yarattığı içsel diğer uyarıcılarla. Yoksa hormonlar mı desek.
Dopamin- kalp atışlarını hızlandırıp kan basıncını yükseltir.
Serotonin-kan damarlarının kasılıp genişlemesi.
Tiroksin-yüksek enerji salınımıyla bağlantılı, hücre reaksiyon artımı.Vücut ısısının ter şeklinde bir çeşit dışavurumu.
Epinefrin-adrenalin-böbrek üstü bezlerinden fırlatılan bungee jumping hücresel varyantı.
Noradrenalin-antiadrenalin. Koltuktan kıç kaldıramama kompleksi.
Endorfin-ağrının şiddetini azaltmak, sinirleri uyuşturmak..Eroin bunun naylon kopyası hani. Hatta Tıkanma adlı kitabında Chuck Palahniuk, Victor Mancini’ye seks bağımlılarının aslında bağımlı oldukları şeyin endofrin olduğunu bile söyletir.
Seratonin mutluluk hormonu. 90′lar amerikası undergraund gay kulüplerinde ecstasy ile bol miktarda salgılandı. Salgılanmaya da devam ediyor. Ancak şimdi heryerde.
ister kabul edelim ister etmeyelim; uyarıcılar ve uyuşturuculara ihtiyacımızın olduğu bir gerçek. Yüz milyonlarca yıllık evrim bile bunu kanıtlar nitelikte. Ancak anlaşılan o ki, o, koca evrim, bize yeterli prozakları vermemiş, dışardan takviyelemeye mecbur bırakmış kendimizi. Yoksa dev içki endüstrileri nasıl ayakta kalır-hemde öyle böyle bir ayakta kalma değil hani-uyuşturucu nasıl pazar bulurdu. Şarap kendine neden şairler yaratsındı.
Ve işte isanın kutsal kanı şarap
Muhammet şarabı yasaklar, kabedeki putları teker teker yıktırır, seksi ailenin mahremine kapatır. Orijinal bir şey değil daha önce de benzer vakalar görülmüştü. Ama merak ettiğim; Muhammet’in sadece bunları yapmasıyla bizim onu bilip bilmeyeceğimiz veya deli olarak bilip bilmeyeceğimiz. Oysa Muhammet bu kadarla kalmadı. insana bir tanrı verdi, Musa gibi, Davut gibi. Yetmedi cenneti vaat etti.
Elinde çekiciyle yerkürenin tabanını zorlayan Tor
Zeus’u kandıran Hera..
Tanrı kimin icadı bilmiyorum. Otoriteler- artık kimse onlar- Akhen Aton adında bir firavundan bahseder. Çok tanrılığın kökeni bilinmez ama tek tanrılığın tarihsel kaynağı bu adamın yazdırdığı tabletlerdedir denir. Musa’nın bu tabletlerden kopya çektiği bile söylenir. Ancak neandertal insan fosillerinde bile ötedünyada kullanılacak bazı eşyalar mevcut. Ölümsüzlük düşüncesi o derece eski yani.
Yücelttiğimiz içgüdü, güdü, dürtü adı her neyse, yoğunlaşmış duygu yığını. Bernini’nin heykelleri, Goya’nın tabloları, Cemal Süreyya’nın şiirleri, Hayyam’ın teraneleri, Shekspear’ın oyunları, Hugo’nun romantik romanları, Dylan’ın sözleri mi desek şarkıları mı, Pixies’in gürültülü rock’n grungesi-Mozart’a laf etmiyorum tabii-, Stanley Cubrik’in filmleri, Sinan’ın camileri..
Neden peki? Ölümsüzlük istencinden mi. Olabilir. Neronlarım mezarda solucanlarla boğuşur ama aklım yarattıklarımla yüzyıllara uzanır eğilimi mi? Biraz öznel olacak ama yeterli değil bana göre.
Uygarlık, sanki dışımızdaymış gibi, bize kendini ürettiriyor. Pek çok geri dönüşle hen de. Moğolları hatırlamak yeterli olur sanırım. Buna rağmen genel değişim doğrunun (+) ucundan yana. Gökdelenler yapıyoruz, koca fabrikalarda kocaman kocoman makineler üretiyoruz, sibernetik, aslında olmayan ama oldurduğumuz sanallıklar yaratıyoruz.
Uygar insanın saplandığı, içinde bütün sinir hücreleriyle, ben ve bizin çarpıştığı o koca irin batağı.
Ben; narsizm, sadizm, vahşilik, ego değil tam olarak id, libido, evrimsel hayatta kalma içgüdüleri,şiddetin tarihçesi, sosyallik-cinsel olabildiği ve çıkar sağlanımını gerçekleyebildiği kadarıyla-türün devamlılığıyla ilgili özellikle dişil koruma(yeni doğanlara yönelik). Biz; karşıt yırtıcılar,besin, barınma ihtiyacı ve yine türün devamlılığı, dolayısıyla doğa tehtidi nedeniyle köşeye sıkışmış birey birey ademoğlunun toplamı.. Uygarlıksa, virgüllerin kesişimi, ilkel benden, bizle çarpışmadığı sürece vazgeçiş. Yeni ben ve biz ortaklığı..
Sorun şu ki; medeniyet biz uğruna benin bir bölümünü kendi lehine dışsallaştırmaya çalışıyor. Yüzde büyük bir ihtimalle de başarılı oluyor hani. Bu da bireyde benin kendine yabancılaşıp, uyumlu davranış takviyelemesiyle yeni uygar benliği yaratıyor. Ego. Tam da burada, varolma şeklimiz olan uygarlığın bizzat kendisi, kafatasımızın altında bir yerlerde, bu sebeple müthiş bir gerilime neden oluyor ve bu gerilim sayesinde kendini üreten kısır döngünün mutlak enerjisini buluyor. Var olabilmek için sahip olduğumuz vahşilikleri, bilincimizin bir köşesine itiyor. Yok edemiyor çünkü bu, tek tek her şeyimizin kodlanmış olduğu genetiğimizin yok olması, dolayısıyla da bizim yok olmamız demek. Oysa insanlık ne kadar uygarlığa muhtaçsa, uygarlık da aynı derecede insana muhtaç. Bu yüzden kendi için zaralı virüsleri bir yerlere tıkıştırıyor. Ve bu noktada neronlarımıza saklananlar edilgen bir biçimde kendilerini uyuşturucu, alkol, adranalin istenci; ya da etken medeniyet yararına, sanat üretme ve bir tanrıya sahip olma olarak dışavuruyorlar. Hepsi de bireysel veya toplumsal halisülasyonlar yaratıyorlar. Yaratmak da zorunda. Yoksa hayatımız Kafka’sal bir korkunçluğa dönüşürdü. Bir sabah sancılı uykumuzdan uyandığımızda , devcileyin bir hamam böceğine dönüşmüş olarak bile bulabilirdik kendimizi. Uyuşturucu ve uyarıcılar-ki sadece dışardan aklıklarımız değil aynı zamanda inandıklarımız ve ürettiklerimiz de- bu korkunçluğu, bir nebze olsun yumuşatıyor. Kafasal gerilimimizi yatıştırıyor. Evrim endokrin sistemimizi yeterince mükemmelleştirememiş olmalı. Mükemmelleştiremediği derecede şu koca medeniyete sahip oluyoruz ya zaten.
bize bak.
bütün bir acının tekrar yinelenmediği
kameranın
diyarına doğru.
eger dolaşırsam
zamanın sınırlarında
ama öteye geçememe olasılıgıyla tabii,
boşluklara eğilip
sıcağı hissetmek ve teninde.
hem de yanarcasına duyduğun buz bloklarına
çarparak kafanı;
bir kan pompası var yerde
bin kafatası parçası
ve yerinden boşalmış ağır bir beyin
olanca ağırlığıyla..
*editors adlı neo-post punk gurubundan alıntı

ORTAÇAĞIN KAHRAMAN DANTESi NASIL MODERN DÜNYANIN AĞLAK DOSTOYEVSKiSiNE DÖNÜŞÜR

20. yy.
Makineler, fabrikalar, makine kırıcılar, maden işçileri, nükleer santral işçileri..
1.Dünya Savaşı, 2.Dünya Savaşı, gerçekleşmemiş bir 3.Dünya Savaşı
NASA, soyuz, sputnik, NATO, Avrupa Birliği, Hitler, SSCB, Nixon;
Yeni arabalar, yeni giysiler, yeni yaşam koşulları…
Sendikalizm, komünizm, kapitalizm, emperyalizm, nazizm, antifaşizm. Köşesini döndüğünüz her sokakta farklı bir izm tabelası.
Acayip bir yy. hani
Sanayileşmenin yerleşmeye başlamasıyla, hatta takım tezgahlarından üretim bantlarına geçmemizden bile önce, hayatımız ta en dibinden değişti. Yukardaki virgüller koca bir dünyayı ve ondan sonra gelecek dünyayı da değiştirdiğini gösteriyor.
Tamam kabul.
Ama benim bahsetmek istediğim, dolaylı olarak sosyoekonominin nasıl doğrudan vicdansal bakış açımızı değiştirdiği. Dikkat edin vicdani yeni değerler demiyorum.
Düzenin gerektirdiği biçimde sanayileşme, beraberinde uzmanlaşma denilen bir kavramı, günlük hayatın göbeğine yerleştirdi. Öyle ki bir tarım toplumunda yaşıyorsanız tarlanızı sürmek için bırakın herhangi bir okula gitmeye, okuma yazma dahi bilmeniz gerekmez. Ancak modern dünyadaysanız asgari düzeyde lise eğitiminizin olması gerekir. 19. yy.dan itibaren okur-yazarlaşma daha sonra okullulaşma çok daha sonra da üniversitelileşme oranı modernleşen toplumlarda hızla arttı. Artmakla kalmayıp toplumların geneline yayıldı. Çünkü en basitinden bir fabrikada çalışmak için öncelikle yapılacak işi bilmek değil, iyi bilmek gerekir. iyi bilmek kısmı uzmanlaşmanın şah damarı oluyor. Uzmanlaştırma işini de ilerleyen on yıllar içerisinde, usta çırak ilişkisi içinde ustalardan, okullar ve üniversiteler devralıyor.
Bu ise yetişkinliğe olanca hızıyla atlamak isteyen gencin, ailesinin çatısı altında, tarım toplumundaki ortalama bir gence göre daha uzun yaşaması demek. Çünkü ortalama beyin aktivitesi ve uzunca bir zaman gerektiren eğitim süreci, gencin hayatını, ailesinden bağımsız ikame ettirmesine elvermez. Dolayısıyla genç, eğitimi bitene kadar ebeveynleriyle yaşar. Babaannem çok demiştir -Eskiden sizin yaşınızda insanlar evlenir çor çocuğa karışırlardı- diye.
19. yy. ortalarından sonra Freud ve ardıllarından oluşan tayfa, ama özellikle Freud, psikanaliz denen bir yöntem ortaya attı. Bu yöntem; süperego-ego ego-id şeklinde çalışan davranış sisteminden bahsederken, kişinin bilinçaltı denen bir yere attığı özel ya da evrensel yaşantıları veya bastırdığı bazı içgüdülerin çok sonra sağlıksız bir biçimde yeniden ortaya çıkması ve buna neden olan olayın bulunup, kişiye bir şekilde kabul ettirilmesiyle ilgili. Hasta bunu kabul edebildikten sonra iyileşiyor.
Bu, şu anda üzerinde çalışılan konu için pek önemli değil. Zaten psikanaliz de artık ilk icat edildiği dönemki kadar rabet görmüyor. Ancak Freud bugün bile adı sıkça anılan biriyse, bu ünü, psikanalizsel diğer teorilerine borçlu. Özellikle de ego-süperego-id üçlüsüne. Dediği şu; insan, öyle kutsal kitapların bahsettiği gibi günahsız değil, evrimsel hayatta kalma içgüdüleriyle donanmış ortalama üstü bir yırtıcı olarak doğar. Bu içgüdülerse hayatta kalma ve neslin devamıyla ilgili; yani vahşilik ve cinsellik. Yine dediğine göre; medeniyet, kutsal aile kurumu eliyle bu dürtüleri bastırmak zorundadır ki devamlılığını sağlayabilsin. Çünkü aşırı derecede bencil ve vahşi ve sapık bireylerden oluşan bir toplum, toplum olarak varlığını sürdüremez. Kendini yer.
Aileyse bu görevi, ebeveynler ama özellikle de baba tarafından yerine getirtiyor. Bu noktadaysa ego-süperego-id üçlüsü devreye giriyor. Ebeveynlerin oluşturduğu otorite ve baskı bebek-çocukta süperego biçiminde içselleştirilip, en az bi 50.000 yıllık uygar insan denen herkesi ahlak, vicdan, tabu, animistik, totemistik, dinsel düşüncelerle yüklü hale getiriyor. Konu için önemli olan ahlak, vicdan ve tabu. Derin konulara girmeyelim. 10.000 lerce yıl medeniyet işte bu mekanizma sayesinde devamlılığını sağladı.
işin sanayileşmeyle alakasına gelince;
Sputnik, Nixon, üretim, okul, üniversite… aile çatısı altında en az 20 yılını geçiren genç…
Arada yaşam koşulları düzelmiş, ebeveyn başına düşen çocuk sayısı azalmış, çocuk başına düşen ilgi miktarı artmış, üzerine daha çok eğilinmiş..
Sonuç: Modern toplumun 20 yaşındaki ortalama bir bireyi ile 12-13 yaşındaki ortalama tarım toplumu insanının erişkinliğe yakınlık derecesi aynı.
Süreç şöyle:
Modern dünya çocuklarını erken yaşta hayata fırlatamıyor. Tabii uzmanlaşmadan kaynaklı evrensel zorunluluk nedeniyle. Aile içerisinde daha uzun süre yaşadığı için çocuk, daha uzunca bir süre ebeveyn basıncına maruz kalıyor. Ancak Freudun bahsettiği bu basıncın içselleştirilmesi, çocuk üzerinde 20 yıldan daha kısa bir süre etkili. Yani bebeklik ve bebekliğe en yakın yıllar daha önemli. Bununla birlikte modern öncesi toplumlarıyla kıyaslandığında modern çocuk, biyolojik ve fiziksel herhangi bir fark olmaksızın-tabii yaşam koşullarının düzelmesiyle sağlıklı beslenmeyi kıyaslamaya sokmazsak- psikolojik olarak daha uzun bir süre çocuk olarak kalıyor. Bunun başlangıçsal olmasa da sonrasal dinamiğini de 20. yy. da artık iyice düzene yerleşmeye başlayan eğlence sektöründe aramak gerekir sanırım. Gençlerin cep harçlıkları sektörün önemli geçim kaynağını oluşturuyor ve gençlerin genç kalması adamlar için önemli. Çocukluğun uzaması basıncın aynı olduğunu varsaysak bile içselleştirme verimini önemli ölçüde artırıyor. Kaldı ki aile basıncı da 200 yıl öncesiyle aynı değil. Bahsettiğim basınç dayak, işkence, kulak çekme.. falan değil.
Zamanı biraz daha geriye götürüp, Fransız ihtilalinden başlayalım. Konumuz burjuvazi ve soylularla ilgili değil. Ama diğer orta sınıflarla ilgili. Anahtar kelime bu defa orta sınıf.
Burjuvazi iktidar iplerini eline aldıktan sonra, diğer alt sınıflara ihtilal öncesi pek mümkün olmayan sınıf atlama imkanını veriyor. Her ne kadar zor olsa da hiç yoktan iyidir değil mi? Orta sınıflar dedik çünkü bir üste atlamaya en yakın onlar. Atlıyorlar da. Ama atlayamayanlar, kendilerinden sonraki nesli başarılı olmaları konusunda hatta bazen çok ileriye gidebilecek dikte yöntemleri uyguluyorlar. Resmen sonraki neslin üzerine abanıyorlar. Kendilerinin isteyip de başaramadıklarını, oğulların başarmaları yönünde ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar. Aşağılama, hoşgörüsüzlük, bir çeşit afrodizyak etkisi gösteren aşırı doz ilgi -kişiye aynı doz eroin verseniz, herhalde cehenneme tek kişilik damardan yolculuk bileti kazanır, ya da cennete- ağır dayatmalar, şahsın şahsiyetine uyumsuz şahsi beklentiler, bunun yanında aşırı aynı dozda koruma… Basınçtan kastım işte bu. Fiziksel bir şey değil, alabildiğine psikolojik.
Ve böylece oğulların da sınıf atlamak konusunda kafayı çizdikleri yeni bir dönem başlamış oluyor. Sınıf atlayanlar başarılı oluyor, geride kalanlar kaseti baştan sarıyor. Ortaya çıkan bireyse, kafasal sürekli ilerleme takıntısıyla başarıyı kucaklasa bile, doyumsuzluk hissiyle kendiyle yarışıyor.
20. yy. sanatlarının alayı bu dönüşümden doğrudan ya da dolaylı olarak bahseder. Picasso zamandan intikam almaya çalışırken, çizdiği resimler neden bir çocuğun elinden çıkmış gibi dersiniz? Özellikle edebiyatçılar, yarattıkları kahramanların rezilliklerini bağıra çağıra haykırmazlar mı, salya sümük ağlatırken onları, aslında ağlayan kendileri midir yoksa kendileriyle birlikte ağlayan koca bir nesil mi. Ya da Dostoyevski, Raskolnikovuna ev sahibesi kadını öldürtüp neden sonra adaletin adaletli ellerine teslim etmiştir sizce.. Süperego ve id arasında dengesiz bir egonun histerik hikayesi..Sartre anmaya bile gerek yok sanırım. Ya sinema ve onları izleyenler. Artık modern korku insanlığı korkutmuyor. Onun yerine izleyeni koltuğuna çivileyecek postmodern insan uzvu kesimi dalgası.Yeni dalgaya ne oldu ki. TESTERE kaç yüz bin kişi tarafından izlendi. Polisiye edebiyat ve onun seri katilleri peynir ekmek gibi satılmıyor mu? Sizce insanlık aşırı gelişmiş vicdan kisvesiyle kendine meşru doyumlar mı yaratıyor. Meşru kelimesinin altını çizeyim. Meşru olmazsa zaten vicdan azabından hali nice olur sonra
Sabahtan beri anlatmaya çalıştığım dinamik şu;
ÇOK FAZLA SÜPEREGO iÇSELLEŞTiRiYORUZ
Bu da bizi hasta ediyor. Obsesif, komplesif, depresif. Modern dünyanın her köşesini döndüğünüz sokaklarının ..izm tabelaları, postmodernin…sif tabelalarına dönüşürken, arada nevrotikleşiyoruz.
Nevroza, kapitalist örgütlenme biçiminin tıkandığı başka bir nokta mı demek lazım yoksa. Bir tür yapmama ya da yapamama hali. Gencin kendine güven kazanımının, ebeveynin aşırı doz eroini sayesinde sekteye uğraması. Deneyim ve sorunlarla baş etmek yerine tüm bunların aileye bırakılması. Özellikle anne, yeni dünyanın dokunulmaz tanrısı (tanrıça değil) bu görev için biçilmiş kaftan…
Şuç kapitalizmde mi yoksa annelerde mi?
Ve karşınızda daha ergen olan 30 yaşındaki yetişkin. Hayatını idame ettirmesi, ekonomik yönden değil ruhsal yönden zor gibi görünüyor. Ekonomik yönden değil dedim çünkü bu defa baba her şeyi düşünmüş.
Yada şuçlu olan babadır?
Ve hayat yap-bozunun eksik parçaları; para, eş, soysal statü, 2.yeni ev, fetişizm derecesinde marka tutkunluğu, çocuklar ile doldurulur, ki toplumumuz kişi kişi, birey birey kendini kotarsın. Kapitalist açgözlülük bu cümlenin tam ortası.
Ekonominin de işine geliyor hani. Bireyler eksiklik abidesi, aynı zamanda para ödeyip kendini tamamlamaya proglamlamış..işin sonu Orwelsal anti ütopyaya gidiyor,biraz da paranoya sezdim burada kesiyorum.
Ahlaksızca özgürlük istiyoruz, bağımlılığımızın kendimiz olduğunu bilmeden
Az miktarda özgüvenimiz,bir şeyler yapma enerjimiz, bununla birlikte fazla miktarda ahlak irinimiz, vicdan parçalarımız var. Gittikçe tanrısızlaşıyoruz, tanrıya ihtiyaç duymuyoruz çünkü. içimizde zaten yeterince varken gökteki daha soyut olanı ne yapalım ki.
Nietzschenin bahsettiği bu muydu acaba.
Ortaçağın cesur süvarileri nerde, şimdinin nevrotik…
DANTE NiYE Mi DOSTOYEVSKi OLUR!

KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİMİN ALTINDA.

posta arabalarından söz et bana
kan var bütün kelimelerimin altında
ezop’un şu lanetli dilinden söz et
kan var bütün kelimelerimin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
bir çay söyle yağmurların kokusunda
kan var bütün kelimelerimin altında
işte durup dururken şurda
bir yelpaze gibi açıldı sesin
güzün en gürültülü kanadında
göğün en ince dalında

kan var bütün kelimelerimin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
bir çeşme gibi akabilir cumartesi
çığlığındaki sessiz harfler
dün gecenin ağırlığıdır damarlarında
ne güzel konuşur sokak satıcıları
fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar
ve çiçekçi kızların göğüsleri
daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından
kan var bütün kelimelerimin altında
yaprağını dökecek ağaç yok burda
ama ışık dökebilir olanca renklerini
sürekli iş başındadır belleğin
tanık şairler arasında
oyuncu arkadaşlar arasında

yolculuk bir kafiye arayabilir
atının kuyruğundaki düğümde

ölüm bir kafiye arayabilir
ak gömleğinde

yol bir kafiye arar ve bulur
dönemeçlerin benzerliğinde

kan var bütün kelimelerimin altında
bir gül al eline söz gelimi
kan var bütün kelimelerimin altında
beş dakka tut bir aynanın önünde
sonra kes o aynadan bir tutam
beyaz bir tülbent içinde
koy cebine
bütün bir ömür kokar o ayna
kan var bütün kelimelerimin altında
işte o kandır senin gülüşün
sızmıştır hayatın derinlerine
siyahtır orda kırmızıdır
daldan dala atlar
sever çocuklara anlatılan masalları
ama iş savunmaya gelince
yalnız alevi savunur
ve güneşin solmaz çekirdeğini
yalnız doruklarda

umulmadık bir gün olabilir bugün
kan var bütün kelimelerimin altında.